23 Ekim 2009 Cuma

amerika macerası #2

previously on amerika macerası
ilk yazı çok karamsar olmuş ya. hep aksilik :) dahası da var gerçi. sabah işe birlikte gitmek için gargamelin odasına gittik. iki kişi daha vardı yanında. biri onunla birlikte gelmiş ilk okul arkadaşıymış. öteki de bizden tamamen ayrı gelmiş başka bir türk. neyse tanıştık falan sonra işe gitmek için dışarıya çıktık. tabi yine yüzümüze sıcak hava üfleniyormuşcasına bunaltıcı bir hava var. ilk dikkat çeken şey her yer çimen ve çok düzenli. iş yerimiz 1.5-2 kilometre uzaktaymış. yürüyerek gidiyoruz ama yollarda kaldırım yok! çünkü insan yok!! tek yürüyen yaratıklar bizleriz ve sincaplar var çimenlerde. ve terliyoruz, sonra öğrendik ki nem %95-99 arası gidip geliyormuş bu şehirde, ciddiyim ha. 20 dakika falan yürüdük ama topu topu 5 bina geçtik. iki bina arası 300-500 metre. her binanın önünde binadan çok yer kaplayan otopark ve çimenlik var.

ilk gün çalışmadık, üniforma verip training için pazartesi gelin dediler. o gün de cumaydı. haftasonu hemen gezeriz falan dedik. otele döndük. ilk yemeğimizi mc donalds'da yedik. hamburgerler bizimkinden az biraz daha kötü, ama etleri daha büyük. asıl sürpriz coca-cola da oldu. burdaki koladan daha kötüydü ve fanta yoktu. fanta çok az yerde var. marketlerde bile nadir. kola ve gazoz çok içiliyor. dr pepper diye bi kola markası daha var orda coca-cola ve pepsi kadar yaygın ama tadı berbat. ikinci sürpriz de pepsiydi. hayatımda içtiğim en güzel kola amerikadaki pepsiydi. bunca zaman coca-cola'yı pepsi karşısında savunmuş olan ben orda sürekli pepsi içtim. bi de mountain dew diye bir gazoz var, çok gazlıydı o da içtiğim en güzel gazoz. ayrıca restaurantların hepsinde içecek sınırsız.

haftasonu gezeriz diyorduk ama bizim bulunduğumuz semt earth city şehir merkezine 30 km uzaktaymış. ve şehirde toplu taşıma felaket. üç vesaitle gidiliyormuş. otobüsler iki saatte bir geçiyormuş. heeeerrrrkesin arabası var burda. arabasız biyere çıkmanın imkansız olduğunu öğrendik. işin kötüsü en yakın market de 7-8 km uzak. marketler hep belli bölgelerde toplu halde bulunuyor. taksi de pahalı. ee bi de felaket bir sıcak var. araba almak zorunda olduğumuzu anladık. aramalara başladık.

pazartesi gittik işe. eğitime aldılar. önce işle ilgili saçma saçma video izlettiler. sonra onla ilgili bir test çözdürdüler. sonra sexual harrasment at workplace iş yerinde taciz adlı da bir video izlettiler. bi numara verdiler. yarından itibaren o numarayı arayıp kaydı dinleyin, işe kaçta gelicenizi öğrenin dediler. kayıtta işe çağırılanların adını ve kaçta çağırıldıklarını okuyolardı. ertesi gün bizim adımız okunmadı. sonraki gün sabah yedide çağrıldık. gittik depoda kullanılmış kartonları pres makinasına attık beşe kadar :)

sonraki gün yine çağırmadılar. cuma günü çağrıldık. bana you're working with regans dediler. o adamda devasa bi zenci. ev taşımaya mı gidiyoz lan acaba dedim. malum zor iş. dört kişilik ekipler halinde çalışılıyomuş. atladık kocaman tıra gidiyoruz. ben de hah şimdi yandık işte diyorum içimden. neyse vardık eve. iki katlı artı bodrum üç katlı, bahçeli, sırf benzer evlerden oluşan ağaçlık bir sokakta. sonradan anladık ki amerikan evleri hep böyle. başlarda bişey yoktu güzel güzel taşıyordum da sonra güneşin de etkisiyle ben öldüm. hayatımda bu kadar yorulup terlemedim. beş litre su içtim iş boyunca. öğlen ikiye kadar sürdü. ben de otele gidip o yorgunlukla hemen uyudum. napıcam ben nasıl çalışcam böyle üç ay boyunca diye kendimi paraladım ama ondan sonraki iki hafta falan böyle büyük eve yollamadılar şansıma. sonra da alıştık çalışmaya ve oranın havasına zaten.

ilerleyen günlerde bi gün çağırıyolar bi gün çağırmıyolardı. giderken günde 8 saat çalışır 4000 dolar kazanırız hesapları yapıyorduk ama böyle giderse 2000 falan kazanacaktık. nasıl geçincez, programa katılırken verdiğimiz paradan bile az kazanıcaz diye üzüldük. ek iş bile aramaya başladık.

bi yandan sürekli araba arıyorduk. ama bulduğumuz arabalar bize 30-40 km uzakta olunca gidemiyorduk. iki hafta falan sonra gidebileceğimiz bi yerde bi galeri bulduk. ve gittik. 95 model kırmızı bir volvo 850 turbo yu paaarlıkla 1000 dolara aldık. 5 ortak olunca kişi başı 200 dolar. sonradan vergi, plaka, ruhsat ücreti falan da çıktı. kişi başı 250ye geldi. çok ucuz. benzin de ucuz zaten. galonu 2.3 dolar, yani litresi 1 lira falan. nerdeyse dörtte bir fiyatına buranın.

test sürüşünü gargamel yapmıştı dönüşte de ben kullanıyordum. otoyolda orta şeritte giderken arkamıza ışıkları yanan bir polis arabası geldi. bizi mi takip ediyo lan deyip küçük bi panik olduk hatta. sağ şeride geçtim o da geçti. sonra da ufak bir siren çaldı. hemen sağa çektim. durduk o da durdu. durur durmaz da bembeyaz ışıklarını açtı. hava kararmaya başladığından aynalardan falan hiçbirşey gözükmüyordu ışıklar yüzünden. bekledik bekledik gelmedi polis. 3-4 dakka sonra elinde fenerle geldi. iyi akşamlar dedi ehliyet sordu. çantada vereyim mi dedim, yok dedi. plakanız niye yok dedi. bugün aldık daha arabayı dedik. yabancı olduğumuzu anladı nerdensiniz, niye geldiniz dedi. söyledik. sonra ehliyeti ver dedi. çantada aramaya başlarken polise "wait" dedim. o yüzden de otele dönünce ufak çaplı bi alay malzemesi oldum please wait, one moment please dememişim de koskoca amerikan polisine direk wait demişim emir kipinde diye :) neyse ehliyeti aldı arabasına gitti. 2-3 dakka sonra geldi verdi good evening dedi gitti. biz de döndük otele...

to be continued...

4 yorum:

Scatterbrain dedi ki...

http://www.sahibinden.com/sahibinden_volvo_glt_850_1996_model-05WQQaXQQ17762936WQQpXQQdisplayitem

al işte sizin araba. son dönemde çok niyetlendim almaya, 10 kağattan başlıyo anasını satayım. benzinli kullanırsan da sakata gelirsin tabi burda. nebiçim memleket la burası!

çubuk makarna dedi ki...

çok pahalı ya. orda 2005 model mustang bile 20.000 dolar

yazı da ne uzun olmuş öyle. bi dahakine kısaltıp yazıcam

ug dedi ki...

merakla bekliyoruz devamını

Canselmo dedi ki...

Hikayenin sonunda polisle aranızda bi' mevzu olacak diye bekledim bir umutla, olmadı..